|
Yerel gazetelerde Devlet Tiyatrosunda “Ülkü
Erakalın’ın oynayacağı bir oyun var” diye okuyunca, tiyatroya uğradım, oyuna
bilet almak istediğimi söyledim. Biletlerin ücretsiz olduğunu söylediler
şaşırdım. “üç yıldan beri oynayan bir interaktif bir oyunmuş” dediler ve Erzurum
Devlet tiyatrosunun görevlilerinden iki cici kız üç koltuk ayırdılar bana ve
biletimi verdiler.
Ülkü Erakalın; Türkiye’nin en ünlü aşk filmleri rejisörü, bestecisi,
müzisyeniydi ama tiyatro yapmış mıydı diye düşünmekten kendimi alamıyordum.
Hele hele tam lise yıllarımıza denk gelen Türkan Şoray’ın Veda Busesi, Beklenen
Şarkı, Kanlı Sevda, Ben Sana Mecburum isimli filmleri unutmak mümkün müydü?
Oyunun adı Yıldızlar Gökte Yaşar. “Bunda bir iş var” dedim, eşimle, çocuklarımla
“inşallah nasip olur gideriz” diye konuştuk ve o gün geldi. Erzurum Devlet
tiyatroları Salonu bir devi ağırlayacaktı.
Perde açıldı. Ülkü Erakalın karşımızdaydı.
Sahne de geçmişten günümüze Türk sinemasının emektarları ile yaşadığı her şeyi
ama her hatırayı bize, ayağımıza getirmişti.
Hem canlı canlı anlatıyor, hem yıllarca sakladığı kendisine ait hatıraları
bizzat kendi çektiği görüntülerle zenginleştiriyordu.
Tiyatroda bulunan seyirciler gözlerini kırpmadan izliyordu gösteriyi.
Yalnızca Ülkü Beyin hatıraları değildi sahnede ki, hepimizin çocukluğundan bu
güne gelen hatıralarımızdı. Ülkü Bey bu kadar bencil olamazdı, o hatıralarda ben
de vardım, siz, biz hepimiz vardık. Yalnız ona ait değildiler. Bitinceye kadar
mendil elimden düşmedi.
Beyaz perdenin, Yeşilçam Sokağının müdavimleri karşımızdaydılar.
Çocukluğumuzun, gençliğimizin sanatçıları…
Hayatları, hastalıkları, kavgaları, sevdaları, nükteleri her şeyleri ile
sahnedeydiler. Vasfi Rıza Zobu- Bedia Muvahhit ikilisinin kavgaları, Cahide
Sonku’nun yükselişi, düşüşü, Türkan Şoray’ın başroldeki Neriman Köksal’ın yerini
nasıl aldığı, Fatma Girik’in, Suna Pekuysal’ın, Erkan Yolaç’ın beyaz perdeye ilk
adımını nasıl attığı, Zeki Müren’in, Bülent Ersoy’un ilkleri, Ajda Pekkan’ın ne
kadar yeteneksiz olduğunu bunları bire bir yaşamış olan bir insandan dinlemek,
belgelerini seyretmek muazzam bir olaydı.
Gönül isterdi ki bu temsili seyredenler arasında yıllar öncesinin Erzurumlu
tiyatro seyircisi olsun.
Bir Seyyare-Kemal Alyanak, Nezihe-Ali Sırrı Kuşkay- Göncüoğulları, Gemalmazlar
gala gecelerinde şıklıkları ile unutulmayacak daha nice çiftler orada olacaktı
ki, o gecenin değeri iyice ortaya çıksın.
Seyirci kötümüydü elbette hayır.
Hatta iyinin ötesinde tiyatro seyretmenin nasıl olacağını çok iyi bilen kültürlü
bir seyircisi vardı Ülkü Erakalın’ın.
Hem kültürlü hem samimi.
Üniversite öğrencileri çoğunluktaydı hatta oldukça bilgilendiklerinden ve zevkle
seyrettiklerinden eminim.
Oyun bittikten sonra Ülkü Erakalın’ı yakından görmek, elinisıkmak için tiyaro
müdürümüzün odasında bekledik.
Bu arada yıllar önce zamanın müdürünün odasında asılı duran ATATÜRK resmini
beğenmemiş yenisini yaptırarak duvara asmıştım.
Resim hala duruyor mu diye de merak ediyordum. Resim yerindeydi. Bunu şimdi ki
müdür beye anlatınca “ben de kendime ait bir resimle değiştirecektim, arkasında
bir hanımefendinin hediyesi olduğunu okuyunca yeniden yerine astım” dedi.
Ülkü Erakalın müdür beyin odasına geldi, öğrencilerle bir süre sohbet etti ve
ben onu önce “yassılık “yemeğe davet etim.
Yassılık’ın ne olduğunu da anlattım. Baktım yorgun sabah kahvaltısına davet
ettim. Eski sinema ve tiyatro seyircisi Erzurumluların adına davet ettiğimi
söyledim. Ertesi sabah uçağına geç kalmak pahasına da olsa bize kahvaltıya
geldi. Bu kahvaltıya en çok sevinen eşim Mehmet Nuri Bey olmuştu. İstanbul’da
Üniversiteyi okuduğu yıllarda o seyrettiği filmlerin rejisörünü görmek onu hayli
mutlu etmişti.
Kendisi ile sahnede anlatamaya zaman bulamadığı pek çok eski Yeşilçam şöhretini
konuştuk. Kadir Savun, Ahmet Tarık Tekçe, Bilal İnci, Ayhan Işık bunlar niye
yoktu diye merak etmiştim, her birini bir oyunda ekleyeceğini söyledi. İki buçuk
saatin yetmediğini de biz söyledik. Civil peynirden kuru kaymağa, gövermiş
peynirden tandır ekmeğine kadar Erzurum kahvaltısı olarak soframızda ne varsa
hatırımızı kırmadı, hepsinden tattı.
Erzurum’ ilk defa geldiğini ve bunu şimdiye kadar niye gerçekleştirmediğinin
pişmanlığını anlattı.
Erzurum’dan bir Ülkü Erakalın geçti.
Mütevazı, efendi, candan bir sanat adamı.
O kamera karşısında farklı kamera arkasında farklı yüzlerini ortaya çıkaran bir
sanat adamı değildi Canlı canlı anlattığı içinde sen olan, ben olan biz olan
anılarıyla geçmişten bu güne
Yeşilçam’ı getirdi Erzurum’a.
“Yetmiş dört yaşındayım” derken gururla “sigara içmediğim için sağlık olarak on
beş yıl kazanmışım” dedi.
Ömrün uzun olsun sen bize lazımsın, sağ olasın var olasın Sayın Erakalın.
Yazan: Zekiye ÇOMAKLI - Erzurum gazetesi
|